Spor basınının usta ismi Ercan Taner, hayatının önemli bir dönemini geçirmek için yerleştiği Datça’da Hüseyin Özkök’e özel bir röportaj verdi. Hürriyet’in Turkcell Dergilik uygulamasında yer alan sanal dergi Spor Arena’da çıkan röportajdan bazı kesitler şöyle:

Hüseyin Özkök: Sevgili Ercan merhaba, öncelikle hayat hikayenden başlayalım. Ercan Taner kimdir? Nerede doğmuş, nerede büyümüş hangi okullara gitmiştir? Spor Arena Plus okuyucularına kısaca bunlardan bahseder misin lütfen?

Ercan Taner: Ankara’da 1964 yılında doğdum. Babam o sırada Ankaragücü Teknik Direktörü idi. Ben ise futbolla ilk kez 1971 yılı itibarıyla haşır neşir olmaya başladım. O da şöyle oldu. Babam o dönem İstanbulspor’da teknik direktördü. Takım İstanbul Erkek Lisesi’nde antrenmanlarını yapıyordu vebabam beni de antrenmanlara götürüyordu. Lisenin içinde bir saha vardı. Orada ilk kez Alpaslan Eratlı’yı, Kasapoğlu’nu Cemil Turan’ı gördüm. Ondan sonra tabi ben de futbol oynamaya başladım. Ardından Vefa Stadı, Mithatpaşa Stadı falan derken ben de futbol oynamak istiyorum dedim ve futbol oynamaya başladım. Önce babam yine Ankaragücü’ne gitti. Türkiye Kupası’nı aldılar o dönemde ilk defa. 1973 yılıydı. Erman Toroğlu, İsmail Dilber stoper ikilisi, rahmetli Remzi, Müjdat, ki çok iyi penaltı atardı, Selçuk Yalçıntaş gibi dönemin önemli oyuncuları vardı. Altay’ı yendiler. Ben küçüğüm tabi. Mustafa Denizli de o takımdaydı. Sonra Mustafa Hoca’nın son yıllarını da spiker olarak anlattım. Neyse başladım Ankaragücü yıldız takımında futbol oynamaya bir yandan da okul devam ediyor. Fena da değilim. Kendime göre hatta iyi de oyuncuyum. Babam bana bir gün dedi ki “sol ayağın tamam da ama sen ancak 3. Lig’de oynayabilirsin. Tamam, sporun içinde kal ama bence büyük futbolcu olamazsın” dedi. Bunu dedikten sonra ben de o yıllarda radyolarda maçları dinliyorum ve maç anlatımına çok meraklıyım. Halit Kıvanç, Orhan Ayhan, sinemalarda maçlar gösterilirdi, oralarda Pertev Tunaseli anlatırdı, onları dinlemeyi çok seviyordum. Böylece onları dinleye dinleye sporun bu yönüne doğru kaymaya başladım.

H.Ö: Peki, baban sana “sen büyük futbolcu olamazsın” dediğinde büyük hayal kırıklığı yaşadın mı? Yoksa kendin de bunun farkında mıydın ve babam doğru söylüyor ben başka işlere yöneleyim dedin mi?

E.T: Bunu oyunun içinde yaşıyorsun. Herkes kendini önce büyük futbolcu zanneder. Ama yıllar geçip yaşın ilerledikçe senden çok daha iyileri saha içinde görür görür anlarsın. Ben de oynadıkça anlamaya başladım. Ama yine de sol ayakla topa iyi vururdum onu söyleyeyim. (Gülüyor)

H.Ö: Babanın futbol anlamında sana katkısı ne oldu?

E.T: Babamın bana katkısı şu. Ben her türlü kampa gittim. Sezon başı kampları, maç kampları, Çoğu zaman o dönem yasak olmadığı için babamın yanında yedek kulübesinde adeta yardımcı gibi oturdum. Onun taktiklerini dinledim. Onunla teknik ve taktik konularda tartıştık. Yani futbolu öğrenmemde çok büyük katkısı vardır. Hatta bir ara içimden “acaba teknik direktör olabilir miyim” diye bile geçirdim. Şunu söyleyeyim. Babam 4-3-3 sistemini çok severdi. Yeri geldiğinde oyuncuların mevkiini değiştirmeyi de severdi. O dönemde bu pek alışılmış bir şey değildi. Çünkü Türkiye’ye ilk gelişinde İstanbulspor’dan babama “seni 1 hafta 10 gün deneyelim” demişler. Babam da tamam deneyin demiş. 10 gün sonunda babama sana Aksaray’da bir daire alalım ve bizde teknik direktör olarak devam et diyerek teklifte bulunmuşlar. Şöyle bir şey var. O dönem istikrar var. 9 yıl Ankaragücü 6 yıl da İstanbulspor’da çalış babam. Oyuncu keşfetmekte de oldukça iyiymiş. Mesela Alpaslan Eratlı büyük oyuncudur, o dönemde Cerrahpaşa’da santrfor oynuyormuş. Babam onu aldıktan sonra libero ve sol bek oynatmış. Cemil Turan’ı da Sarıyer’de keşfediyorlar ve hemen İstanbulspor’a almamız lazım diyorlar. Babam diyor ki, “Türkiye’nin en büyük oyuncularından birini bulduk.” Gerçekten de öyle oldu.

H.Ö: Sevgili Ercan şimdi gelelim spikerlik macerasına. Nasıl başladı. Ne zaman “ben bu mesleği yapmak istiyorum” dedin?

E.T: Şöyle başladı. Ortaokulda ve lisede ben kendi kendime maç anlatırdım. Maçta top oynarken bile oynadığımız maçı anlatırdım. Diğer yandan da radyolardan maçları dinliyorum. O zamanlar televizyon daha yok. İlk seyrettiğimiz canlı turnuvalar 1972 Münih Olimpiyatları ve 1974 Dünya Kupası. Bir gün TRT’de bir anons duydum. Canan Kumbasar yapıyordu. “TRT Kurumuna sınavla spiker ve spor spikeri alınacaktır” deniyordu anonsta. O anda rahmetli annem de yanımda. Dedi ki, “sen gir bu sınava kazanırsın.” Ben de: “ ya nasıl kazanırım kolay mı dedim.” O da ısrarla “gir kazanırsın” dedi. Babam da sonradan “dene bir şansını” dedi. O sırada 18 bitmiş ve 19 yaşına basmıştım. Neyse sınava girmeye karar verdim. Sınav günü geldi. Babam bana “sınava takım elbise giy öyle git” dedi. Ben önce şaşırdım emin misin diye sordum. “Sen beni dinle öyle git” diye ısrar etti. Ben de takım elbiseyle gittim ve sınava öyle giren ender insanlardan biri oldum. Sınava İstanbul Radyosu’nda girdim. Beni içeri çağırıp metinler okuttular. Daha sonra bana “ne spikeri olmak istiyorsun” diye sordular. Ben de spor spikeri olmak istediğimi söyledim. Bu defa “neden” diye sordular. Ben de “kendimce sporu çok iyi takip ettiğime inanıyorum, babam da zaten teknik direktör, futbol bilgim de fena değildir” diye cevap verdim. “Tamam biz sana haber vereceğiz” dediler beni yolladılar. Bana 10 gün sonra Ankara’dan bir yazı geldi Hüseyin, ikinci bir sınav için. Bu defa Ankara’ya gittim. İkinci sınav şöyleydi. Bana “bir maç var bunu hem radyoya hem de televizyona göre anlatacaksın.” Bursaspor-Fenerbahçe maçıydı. Ben istenen şekilde anlattım. Sonra şurada gördüğün kameraya haber okuyacaksın dediler. Tabi o zaman prompterfalan yok kağıda bakabiliyorsun. Neyse haberi okudum. Sonra tamam gidebilirsin dediler. Aradan bir ay geçti. Bana yine bir mektup geldi. Gelen yazıda “ikinci sınavda başarılı oldunuz üçüncü sınav öncesi sizi eğitime alacağız” deniyordu.  Sınava da Türkiye genelinde 50-60 bin kişi girmişti. Ankara’ya gittim ve eğitime başladım. Bayağı uzunca bir kurs gördük. Aradan 3 ay falan geçti. Üstat tiyatrocular geliyor. Ünlü spikerler, muhabirler geliyor. Kısaca o kursta her şeyi öğreniyorduk. Pedagoji, sosyoloji, psikoloji dersleri bile aldık. Tam bir okuldu. BBC ve ZDF standardı uygulanıyordu. Ardından bir sınava daha gireceksiniz dendi. O sınava da girdik ve ben yine İstanbul’a döndüm. Aradan iki ay falan geçti ses yok. Ben de postacıya Ankara’dan mektup beklediğimi söyledim, öylece bekliyorum. Sonunda postacı bir gün geldi ve Ankara’dan mektubun geldi dedi. Mektubu büyük bir heyecanla açtım. “Sınavı kazandınız ve kurum içi eğitim almaya hak kazandınız Ankara’ya bekleniyorsunuz” yazıyordu.

H.Ö: Burada araya gireyim. Seninle aynı dönemde başka kimler girdi sınava?

E.T: Barbaros Talı, Levent Özçelik, rahmetli Hüseyin Başaran vardı.  Zafer Akyol ve Zafer Kiraz da o dönemdeydi ama onlar sporu tercih etmediler. Zafer Akyol ama sonra spora geçti. Neyse; yeniden Ankara’nın yolunu tuttuk. Stajyer spiker olarak iş akdine imza attık ve çalışmaya başladık. Montaj, kurgu, haber yazma, muhabirlik, yayınlara seslendirme, bunların hepsini yapıyorduk. Daha sonra ilk maçımı anlattım. Beşiktaş – Adana Demirspor maçıydı. Babam da Demirspor’da görevliydi. O aşağıda ben yukarıda. Yanımda Akın Göksu. Akın abi bana mikrofonu verdi maçı anlattım. Meğerse beni bilerek o maça vermişler. Bakalım babası aşağıdayken bu adam nasıl maç anlatacak görelim demişler. Bana daha sonra müdürümüz olan rahmetli Baki Şehirlioğlu “aferin çok iyi oldu” diye teşekkür etti. Stajyer spikerliğim bittiğinde aradan 1,5 yıl falan geçmişti. Şöyle bir olay vardı. Stajyer spiker olarak başarısız olursan hiçbir hak iddia edemiyordun. Ben bunu bilerek tamam demiştim. Maaşımızı stajyer olarak alıyorduk. Sonra asil kadrom geldi. Mikrofona ihanet etmeyeceğimize dair yenim ettik. Böylece TRT mensubu olarak göreve başladım.

H.Ö: TRT’de sadece futbol değil diğer olimpik sporları da anlattın. Futbol dışında favori sporların hangileri?

E.T: Basketbolu çok severim. Çok mutluyum ki Barcelona Olimpiyat Oyunları’nda Dream Team maçı anlattım. Boksta bayağı başarılıydım. Orhan Ayhan abinin anlattığı boks maçlarını çok izledim. Birçok şampiyonada Orhan abi, Metin çakmak ve ben birlikte yayınlar yaptık. Su topunu çok severdim. Çok sayıda maç anlattım. Kayak, judo ve tekvando anlattım. Olimpik özetler vardı onları anlatırdım. Çok önemli, uzun yıllar kadın ve erkek voleybolu anlattım. Mesela tenis anlatmadım ama büyük turnuvaları mutlaka seyretmeye çalışırım.

H.Ö: Futbol dışında unutamadığın bir spor müsabakası var mı?

E.T: Kadın Voleybol Milli Takımımızın Avrupa Şampiyonası’na ilk kez katılmayı garantilediği bir maç vardır. Ankara’da Macaristan’ı yenmişlerdi. Unutulmaz müthiş bir maçtı. O maçı ben anlatmıştım.

H.Ö: Hiç ya keşke şu maçı ben anlatsaydım dediğin bir karşılaşma var mı?

E.T: Yani yok ama Türkiye’nin Avrupa Şampiyonası veya Dünya Kupası’nda final maçını anlatmayı çok isterim.

H.Ö: Sen golleri coşkulu anlatan spikerlerden birisin. Güzel gollerin de hakkını veriyorsun. Muhteşem bir golün anlatımı nasıl olmalı sana göre?

E.T: O anda o gol atıldığında ne hissediyorsan onu o şekilde dışarıya yansıtmalısın. Bir gece önceden gol olduğunda şöyle anlatacağım böyle anlatacağım diyemezsin. Hiçbir spiker de bunu düşünmez. Bunu önceden kurgulamak mümkün değil. Zaten içten olup olmadığını seyirci anlar.

H.Ö: Spikerlik mesleğinde çok tecrübeli birisin. TRT gibi bir okuldan çıktın. Spikerlik mesleği sence nereye doğru evriliyor?

E.T: Çok gelişiyor açık söyleyeyim. Eksik gördüğüm yön ise şu. Biraz daha fazla diksiyon ve Türkçe kullanımına ağırlık verilmeli. Ama mükemmel bilgili bir nesil yetişiyor. Bana göre hepsi çok iyi yolda. Kendini geliştiren ve spor kültürü ile yoğrulmuş çok sayıda genç meslektaşım var. Onları hayranlıkla takip ediyorum.

H.Ö: Mesleğe yeni başlayacaklara ve spiker olma hayali kuranlara neler tavsiye edersin? Senin gibi kalıcı olmak için neler yapmalılar?

E.T: Bir kere önce habercilik ruhunu öğrenmeleri lazım. O ruh çok önemlidir. Ellerinden geldiğinde uluslararası bütün organizasyonları takip etmeliler. Oyuncular, teknik direktörler ve diğer sporlardaki kişilerin tüm karakteristik özelliklerini öğrenmeleri çok önemli. Geniş bir fotografik hafıza da olmalı. Ve tabii ki iyi Türkçe. Bunun içinde ne olursa olsun bol bol kitap okumalarını tavsiye ediyorum. Böylece görsel fotografikda gelişir. Buna biz göz hafızası da deriz. Diksiyon dersleri de mutlaka almalılar. Özellikle de Türkçeyi çok iyi kullanan tiyatrocularımız sanatçılarımız var. Onlardan ders alabilirler. Türkçe’nin çok iyi konuşulduğu sinema filmleri ve tiyatro oyunlarını mutlaka izlesinler. Tabii ki iyi Türkçe konuşan meslektaşlarını da izlesinler. En önemli reçete ise kitap okumak.

H.Ö: Eski spikerlerle bugünkü spikerleri kıyasladığında iki nesil arasındaki farklar neler sence?

E.T: Onların işi çok daha zordu. Çünkü onlar radyodan insanların görmediği olayları anlatıyorlardı. Oyuncular hakkında detaylı bilgiler yok denecek kadar azdı. Şimdi yanında bilgisayar bir tek tıkla oyuncunun her şeyi ortaya çıkıyor. Biz ilk yıllarda kalın defterlerle giderdik maçlara. 15 sayfa falan bilgi hazırlardım gazete ve dergilerden araştırarak. Yurtdışı seyahatlerde yıllık almanaklar olurdu onları alır onlardan yararlanırdım. Gazete küpürlerini kesip saklardım. Bunları yapmak zorundaydık. Adeta kendi internetimizi kendimiz sağlıyorduk yani. Şimdi ise maç öncesi sadece gerekli notları alıp önümüzdeki bilgisayardan yararlanıyoruz.

H.Ö: Meslek hayatının başlangıcında örnek aldığın bir spiker var mıydı?

E.T: Halit Kıvanç. Kendisini çok örnek alırdım. Zaten NTV’de de beraber olma şansım oldu. TRT’de İlker Yasin, Tansu Polatkan. Bunlar hocalarımızdı bizim. Doğan Yıldız vardı. Orhan Ayhan. Hatta TRT öncesinde Orhan abiyle bir görüşmem olmuştu. Bana sınava mutlaka gir kazanırsın demişti o da. Onu da unutamam.

H.Ö: Bize unutulmaz birkaç anını anlatmanı rica ediyorum sevgili Ercan. Aklına ne gelirse.

E.T: Mizahi anlamda da çok güzel anılar var. 1984 Los Angeles Olimpiyat Oyunları. Ben Ankara’da off-tubedediğimiz stüdyodayım. Yayın kesilirse devreye girecek çaylak spikerim. Yayın kesildi gerçekten. Bana hemen yayına gir dediler. Güreş müsabakası var ve İsviçreli ile Yunan güreşçiler karşı karşıya. Güreşi de o dönem fazla bilmiyorum. Alt yazı sistemi de gelişmemiş. Güreşçileri tanımıyorum. Kafamda Yunan esmer İsviçreli sarışın olur diye kurdum. İkisinin de mayolarından haç var. Bir de Yunan mavi İsviçreli kırmızı mayoludur zaten. Tam tersi çıktı Hüseyin. Ağzımda neler çıkmadı ki, Polonya Rus derken rezalet bir yayın oldu. O yıllarda çok popüler olan Gırgır mizah dergisine kapak olmuştum.

Bir başka anı. Thouvenel diye bir oyuncu vardı Bordeaux’lu. Napoli-Bordeaux UEFA Kupası maçı anlatıyorum. Çok sis var. Maçın normalde iptal olması lazım. Neyse maç oynanmaya başladı. Hiçbir şey gözükmüyor. Sahaya bakıyorum monitöre bakıyorum top nerede falan belli değil. Bakıyorum Thouvenel de yok. Ama neden bilmiyorum. Maç 0-0 bitti. Otele geldim. Televizyonda yer kamerasından bir görüntü. Thouvanel ekranda. 3. Dakikada atılmış abi adam. Çok sert bir hareket yapmış kırmızıyı görmüş. Ama itiraz falan etmemiş hemen çekip gitmiş. İnanılmaz bir olay. Ama ben göremedim gözükmüyor çünkü. O maç nasıl oynandı bilmiyorum. Unutulmaz olaylardan biridir.

H.Ö: Peki daha başka yakın zamandan ilginç olaylar var mı?

E.T: O kadar çok var ki. Tansu abiyle maç anlatıyoruz. Milli maç. İsviçre’yle oynuyoruz. Biliyorsun gol yediğimizde biz hep maalesef top ağlarımızda deriz. Maalesefli yıllar. Maçtan önce dedim ki Tansu abiye; “Abi bugün gol yersek maalesef demeyelim.” Neyse maç başladı. İsviçre ilk atağı yaptı top ağlarda. Gol olur olmaz ikimiz de aynı anda maalesef dedik. (Gülüyor) Çünkü yerleşmiş dilimize. Sonra Türkiye-Macaristan maçı anlatıyorum. Bizim hoca Piontek. “Yeni bir başlangıç, yeni bir heyecan yeni bir umut” diyerek yayına başladım. Dakika 11. Macaristan 4 Türkiye 0. Ondan sonra tık yok bende. Çok var da aklıma yavaş yavaş geliyor düşündükçe.

H.Ö: Spikerlerin yanında artık yorumcular da yer almaya başladı. Nasıl bakıyorsun bu uygulamaya?

E.T: İki ayrı görüş ve iki ayrı sesin olması çok iyi. Şimdiki yorumcular maçlara gerçekten çok iyi hazırlanıyorlar. Bir de çoğu futbolun içinden geliyor. Ben kötü bakmıyorum. Olumlu bakanlardanım. Yani oyunun ruhunu hissedebildiğin için yorumcuya şu sorulmuyor. Ne dersin dakika 15? Aksine örneğin “A takımı sağ kanasından çok açık vermeye başladı ya da B takımı duran toplarda adam paylaşımında hatalar yapıyor mu” şeklinde bir soru sorduğunda o da kendi düşüncesine göre cevabını veriyor.

H.Ö: Şimdi gelelim Cine-5 Lig TV yıllarına. Sen o ekiplerin parçasıydın. Çok başarılı yıllardı onlar da. Türkiye’de paralı canlı yayın o dönemde başladı. Arada Uzan’ların bir Teleondenemesi oldu. Neler yaşandı o yıllarda?

E.T: Cine 5 kurulduğunda İlker Yasin, Musa Çözen benim emeğimiz çoktur. İlker abi büyük yayıncıdır. Cine 5’te uzun yıllar beraber çalıştık. Arada dediğin gibi Teleon ihaleyi aldı. Ben Show TV’de devam ettim. Sonra biranda Lig TV kuruldu. Şansal Abinin odasında Sedat Kaya, Ömer Güvenç, Oğuz Tongsir, Can Tanrıyar, oturduk bir yayın akışı hazırladık ve yayına başladık. Kurulduktan sonra da başarılı olduk ve ben de uzun yıllar kaldım orada.

H.Ö: NTV Spor dönemi nasıl başladı ki, 7 yıla yakın orada seninle aynı çatı altında çalıştık.

E.T: NTV Spor’un mimarı Fuat Akdağ’dır. Onu söylemeliyim. Biz Fuat’la zaten arada konuşuyorduk. Ben de Lig TV’de normal çalışmaya devam ediyordum. Sonra NTV Spor kuruldu. Bir gün Fuat bana “beraber çalışalım ne dersin” dedi. O anda hiç düşünmeden kabul ettim. “Tamam Fuat çalışalım” dedim. Çünkü o dönem NTV Spor’da inanılmaz iyi bir içerik vardı. Bir kere kanal sıfırdan başlıyordu. Sadece maç yoktu, belgeseller, çeşitli spor dallarının yayınlarının yanında müthiş bir kadro da vardı. Fuat, Serra, Erkan Arseven, Güntekin, Murat Kosova ve daha ismini sayamadığım çok sayıda arkadaş. Çok mutlu bir dönem yaşadım orada. Çok güzel ve inanılmaz yıllar geçirdik.

H.Ö: NTV Spor’un kapanması gerçekten üzücü oldu. Fenomen bir kanaldı ve bana göre Türkiye’nin en iyi spor kanalıydı. Herkes tarafından mutlaka takip edilirdi. Sence o büyük başarının sırrı neydi?

E.T: Çok basit bir cevap vereceğim. Herkes olaya spor kültürü açısından baktı NTV Spor’da. Sporun bir kültürü, bir felsefesi var. Biz o kültür ve felsefeyi ekranlardan yansıttık. Spor özgürlüktür biliyorsun. Kimse bize karışmadı. Kaliteden asla ödün verilmedi. Yıllarca çalıştım patronumuz Ferit beyi 4-5 kere görmüşümdür en fazla. Kendisi zaten kaliteye çok önem verir. Sen de çalıştın biliyorsun. Bu yüzden de mükemmel yıllardı

H.Ö: Şimdi de kitap yazma olayına gelmek istiyorum. Mert Aydın’la birlikte bir kitap yayınladınız. Ateş Arabaları.

E.T: Mert’le birlikte NTV Radyo’da Ateş Arabaları programını yapıyorduk. Mert’e dedim ki, bu programı kitap haline getirelim NTV Yayınları’na sunalım. Sunduk. Kabul ettiler. Ve bizim Ateş Arabaları radyo programı da Sedat Simavi ödülü aldı. Hayatımın en değerli ödülüdür. Çok mutlu oldum. Ödülümü de eşim gidip aldı. Çünkü aynı akşam Beşiktaş’ın maçı vardı. Sanırım Liverpool maçıydı. O maçı anlatıyordum. Ödül olarak 500 Lira ve plaket vermişlerdi. Zamanın TBMM Başkanı’ndan Spor Bakanı’ndan kutlama telgrafı geldi. Ödül parasıyla kendime bir saat aldım. Bu saat demek senin ödülün demek dedim kendi kendime.

H.Ö: Biraz da radyoculuk konusuna girelim. Sana göre radyoculuk ile televizyonculuğun farkı ne. Ki ben de eski radyocu olduğum için biliyorum. Müthiş zevkli bir iştir. Siz Mert’le NTV Radyo’da Ateş arabalarını yaptınız uzun süre. Başka radyo deneyimin var mı bilmiyorum. Neler söylersin?

E.T: Var tabi başka deneyimlerim de. Show Radyo’da programlar yaptım zamanında. Şöyle söyleyeyim. Senin de yorumunu merak ediyorum. Dünyanın bir yerinde sabah bir kalkarsın televizyon olmayabilir. İnternet olmayabilir. Hatta tüm iletişim kesilebilir. Ancak her şeye rağmen çalışan tek bir alet vardır. Radyo. Çünkü radyo dalgaları ve telsiz frekansları bu dünya var olduğu sürece hiçbir zaman yok olmayacak. Bu nedenle radyoculuk hep yaşayacak. Senin yorumun ne?

H.Ö: Benim gözümde radyo bir kere müthiş bir özgürlük alanı. Çünkü orada sadece mikrofon ve dinleyici ile baş başasın. O senin bir yerde arkadaşın. Yanında belki başka birisi de olabilir ama onun da arkadaşı. Dinleyen insanlar sizi görmeseler de kafalarında hayali bir görüntü yaratıyorlar. Bu da onlara başka duygular hissettiriyordur diye düşünüyorum. Ben radyodan asla vaz geçmeyen bir insanım. Sabah kalkar kalkmaz ilk işim radyo açmak çok uzun yıllardan beri. Bence kesinlikle ölmeyecek bir meslek. İnşallah radyolar hep yaşarlar.

E.T: Kesinlikle seninle aynı kanaatteyim. Dediğim gibi radyo ve radyoculuk hep yaşayacak. Ben mesela araba kullanırken radyo sohbetlerini dinlemeyi bilgi almayı çok seviyorum.

H.Ö; Şimdi futbolu onarlı yıllara bölelim. 70’ler, 80’ler, 90’lar, 2000’ler ve 10’lar. Sen hepsini birebir yaşadın. En iyi futbol sence bunlardan hangisinde oynandı. Futbolun en iyi dönemi sence hangisi?

E.T: 1974 yılında Hollanda 1978’de Arjantin gerçekten harika takımlardı ve müthiş futbol oynadılar. Ancak 1986 sonrası Maradona ile futbol adeta uçuşa geçti. Bence 1974’ten başlayarak doksanların ortası futbolun en güzel oynandığı dönemdi.

H.Ö; Büyük turnuvaları önce izledin sonra anlattın. O turnuvalarda bulunmak nasıl. Neler yaşıyor bir televizyoncu oralarda?

E.T: Büyük turnuvaları yerinde anlatmak muhteşem. Çok çeşitli ülkelerden insanlar, renkli ortam, sahanın içindesin, yanı başında dünya yıldızları var, onları görüyorsun gerekirse röportaj yapıyorsun. Mesela İtalyan santrfor vardı Bettega. 1988’de maç anlatırken solumda oturuyordu. Sonra adamla röportaj yaptım. Capello ile yaptım. Arsen Wenger. Bunların hepsi röportaj isteklerime o dönem olumu yanıt verdi. Bir keresinde Ronaldinho ile yapmak istedim ama Brezilyalılarla anlaşmam var konuşamam dedi.

H.Ö: Peki kaç ülkede maç anlattın?

E.T: Saymadım da şimdi olmayan doğu Almanya dahilAvrupa’da maç anlatmadığım ülke herhalde çok azdır. Bir uçtan diğer uca her yerde anlattım. Lüksemburg’da anlatmadım mesela ama San Marino’da anlattım. Seul’deDünya Kupası anlattım. Bir tek Güney Amerika’da maç anlatmak kısmet olmadı. Kuzey Amerika’da anlattım çünkü.

H.Ö: Maç anlattığın en iyi stat sana göre hangisi?

E.T: Eski Wembley. Sonra Bernabeu. Üçüncü olarak da Borussia Dortmund’un eski adıyla Westfalen Stadı’na hayranım. Yalnız eski Wembley’i unutamıyorum. İnanılmaz etkileyici bir stattı.

H.Ö: Röportaj yaptığın kişilerden bahsettin. Daha başka hatırladığın kimler var röportaj yaptığın?

E.T: Maradona ile Napoli’deyken kısa da olsa konuşma imkanım oldu. Klaus Augenthaler. O da şöyle oldu. 1988 Avrupa Şampiyonası sırasında Augenthaler Galatasaray’a geliyor diye bir haber çıktı. Ben de randevu aldım. Orhan Tinengin vardı. TRT’nin Münih muhabiriydi o almıştı randevuyu. Bayern Münih tesislerine gittik. Hoeness bizi karşıladı. Tam saat 3’te Augenthaler geldi. Röportajı yaptık. “Ben Bayern Münih’in kaptanıyım. Almanya’da kalacağım. Türkiye’ye gelmeyi şu anda düşünmüyorum” dedi. Başarılı bir gazetecilikti o ve bayağı ses getirmişti.

H.Ö: Bir de eskiden saha içi röportajlar vardı. Sen de yapmıştın. Maç sırasında bile gol olurdu eve bir anda sahada bir muhabir belirirdi. O günleri biraz anlatsana.

E.T: O işin mimarı Ender Asmandır. Ebder Abi günün birinde sahaya girip röportajlar yapmaya başladı. Hakem, futbolcu. Öyle bir akım oldu ki, “ya bunu biz de yapalım dedim.” Bize evet siz de yapın dediler. Ama Hüseyin o sahanın içinde olmak çok farklı. Ben küçükten beri içinde olduğum için alışkındım. Bir gün Beşiktaş-Trabzonspor maçıydı. Sadık Deda yönetiyordu maçı, bir serbest vuruş verdi. Sakatlık da olmuştu. Ben diğer kale arkasından fırlayıp saha içinden diğer kalenin ceza sahasına kadar koşmuşum. Sadık Hoca gördü “Yahu ne yapıyorsun” dedi şaşkınlık içinde. “Hocam röportaj yapacağız” diye cevap verdim. Ercan faul verdik oyun devam edecek, şimdi yapma” dedi. Ben de tamam hocam kusura bakmayın falan deyip çıktım sahadan. Öyle bir muhabbetimiz olmuştu Sadık Hoca ile. (Gülüşüyoruz)

H.Ö: Eskiden tabi sahaya giriş için kısıtlamalar yoktu şimdiki gibi.

E.T: Evet yoktu. Ayrıca o zamanlarda biz oyuncularla arkadaş gibiydik. Hiç kırmazlardı bizi. Nerede istesek konuşurlardı. Soyunma odalarına girip röportajlar yapardık. Hatta büyük derbilerden önce hakem odalarına gider orada hakemlerle konuşurduk. O zaman hakem odasına kaptanlar çağrılırdı ve hakem onlara uyarılar yapar, “centilmence geçsin aman dikkat edin birbirimizi kırmayalım” derlerdi biz de onlara mikrofon tutardık. O konuşmalar bence örnek olmuştur birçok insana. Tribünler bile daha rahattı o nedenle.

H.Ö: Spor medyasına şimdi baktığında sence nereye evriliyor?

E.T: Gelecek dijitalde gibi gözükse de yazılı medya da yaşayacak bana göre. Ancak iş araştırma, makale yazıları ve röportaja biraz daha fazla dönmeli. Çünkü insanlar her haberi artık her saniye alabiliyor. Ama haber analiz, haber yorum, kısmının gelişmesi gerekiyor.

H.Ö: Röportaj da bana göre çok önemli. Mesela ben şu anda seninle röportaj yapıyorum. Benim çok sevdiğim bir alan röportaj. Çünkü toplumun önündeki senin gibi insanların daha yakından tanınmasını istiyorum. Sadece kim yendi neden yendi, hakem hatasıydı vs bunlardan biraz uzaklaşmak istiyorum. O insanların hepsinin bir hikayesi var. O hikayelerin duyulması öğrenilmesi bence çok güzel. Şimdi de senin hikayeni anlatmak için bu röportajı yapıyorum seninle. Sen bu alana nasıl bakıyorsun?

E.T: Röportaj hele böyle bizimki gibi sohbet ortamında yapılırsa çok güzel şeyler çıkan bir mecra. İnsanlar bundan çok yararlanabilir. Ben röportaj dersi de aldım eğitimim sırasında. Aynı senin bana sorduğun gibi çok güzel sorularla yapılırsa çok daha keyifli oluyor.

H.Ö: Sen dünya futbolunu özellikle de Alman ve İngiliz futbollarını yakın takip ediyorsun. Liverpool-Klopp ilişkisini sorsam sana ne dersin. Liverpool bu sene nihayet şampiyon olur mu?

E.T: Bence Klopp çok başarılı. Oynattığı gegenpress denilen prese dayalı cesaretli futbola hayranım. Bence çok büyük bir teknik direktör.

H.Ö: Ben mesela Dortmund sonrası Liverpool’un Klopp için biçilmiş kaftan olduğunu düşünüyorum. Aynı sistem, aynı tarzda taraftar, aynı ruh. Yani cuk diye oturdu diye düşünüyorum. Bunu gören Liverpool sahiplerini de tebrik etmek lazım.

E.T: Ben oyuncu seçimlerine ve kadro mühendisliğine hayranım. Gelecekte Alman Milli Takımı’nın başında da görebiliriz onu.

H.Ö: Biliyorum ki sen Alman futbolunu da çok seversin. Özellikle futbol izlemeye başladığın yıllardaki efsane oyuncular Beckenbauer, Müller, Hoeness ve birçok oyuncuyu iyi bilirsin.

E.T: Alman futbolunda her zaman iyi ve kilit oyuncular olmuştur. Ama kalecileri de bir başkadır. Santrforları hep olmuştur. Orta sahalarında da iki yıldız mutlaka vardır. Almanlar bunları hep bulur. Oyun sistemlerini de özellikle 2002 Dünya Kupası sonrası değiştirdiler. Bayağı bir uğraştılar ama çok iyi bir nesil yarattılar.

H.Ö: Gerd Müller’i sen çok seversin ki, ben de kendisine hayrandım ve 12 yıl önce röportaj yapma şansına sahip olmuştum. O röportajda bana “eğer ben bu dönemde oynasam her sezon 100 gol atardım. Çünkü bizim dönemde stoper sana yapışır peşini bırakmazdı. Oysa şimdi alan savunmasında golcülerin işi çok daha kolay” demişti. Sence de öyle mi?

E.T: Katılıyorum. Romario da oynasa o da atardı. Bir kere golcü olunmaz golcü doğulur. Mesela 1974 Dünya Kupası finalinde attığı gol hala gözümün önünde. Top uygun olmayan bir pozisyonda gelmiş son anda açılırken dönüp vurmuş golü atmıştı. Dünya Kupası’nı getirdi daha ne yapsın.

H.Ö: Şimdi de Datça’yı sormak istiyorum sana. Şu anda Datça’dasın bir evin var. Buraya gelişin nasıl oldu?

E.T: Eşimle 4 yıl önce karar verdik burada ev alıp bir gün yerleşmeye. Küçük tek katlı bir evimiz var. Bildiğin taş köy evi. Mütevazı. Sen de Gökova’da yaşadığın için bilirsin, Datça’da şu var. Burada sessizlik hakim. İnsanlar birbirine yakın. Saygı, sevgi, hoşgörü var. Biliyorsun biz hayvanları da çok seviyoruz. Kedilerimiz köpeklerimiz var. Evi tadilata soktuk şimdi. Gayet mutluyuz burada olmaktan. Oğlan da büyüdü 29 oldu maşallah. Televizyonlarda çevirmenlik yapıyor. Netflix’e mesela şu sıralar çok yapıyor. Hayatından memnun. Arkadaşlarıyla birlikte bir Youtube kanalı açtılar. Futbolu çok seviyor. Oynamayı da seviyor. Aslında iyi futbolcuydu. Babam da beğeniyordu onu. Ama derslerin yoğunluğu falan derken koptu.

H.Ö: Kafanda spikerliğe devam etmek var mı?

E.T: Her şey olabilir Hüseyin. Şu anda Asist Analiz diye bir Youtube kanalı var. Onlara pazartesileri Datça’dan bağlanıyorum. Emre Tilev, Nevzat Dindar ve Ahmet Ercanlar ile birlikte oluyoruz iki saat. Fanatik’e yazmaya başladım. Önümüzdeki aydan itibaren (Mart) Socrates’e yazacağım. Onun dışında her türlü proje olabilir. Maç spikerliği de herhalde olur yine.

H.Ö: Youtube televizyonculuğuna nasıl bakıyorsun? Gelecek orada mı?

E.T: Şimdi akıllı televizyonlar var. Basıyorsun uygulamaya her şeyi istediğin zaman seyrediyorsun. Youtube’da da öyle. Ama televizyonculuk da ölmez, çünkü bundan sonra çok kaliteli yayınlarla canlı yayınlar daha çok ön plana çıkacak. Özellikle de spor yayıncılığı televizyonların lokomotifi olacak.

H.Ö: Eskiden maçlar serbestçe TRT’den yayınlanıyordu. Sonra şifreli kanallar çıktı. Spor yayıncılığı çok pahalı bir iş haline geldi. Çünkü yayın haklarından kulüpler çok büyük paralar alıyorlar bu da şifreli kanallarda paralı üyeliği zorunlu kılıyor. Reklamlarla bu rakamların karşılanması mümkün değil. Senin bu duruma bakışın nasıl?

E.T: Bu işler Amerika’dan yayıldı. Orada çok büyük yayın kuruluşları var. Avrupa ve Asya’da da artık öyle. Bunların hepsi bu yayınlardan kar etmek zorunda. Ne yazık ki bu iş artık böyle, kabul etmek zorundayız.  Ancak eğer şifreli kanalların abone sayısı çok büyük rakamlara ulaşırsa fiyatlar düşer. Türkiye’de şu andaki sorun abone sayısının azlığında. Ben gelecekten bu nedenle umutluyum.

 

10 Kelime 10 Cevap

TRT:Okul

Cine 5-Lig TV: Üniversite

NTV Spor: Master

İnönü Stadı: Ne günlerdi

Hagi: Hagiiii, Hagiii, Hagiiiii

Sneijder: Büyük usta

Sergen Yalçın: 18 yaşında bile Real Madrid çapında oyuncu

Ger Müller: Yeri çok ayrı

Messi & Ronaldo: Kainatın ve dünyanın en iyileri.

Datça: Rüya gibi yer

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here