Sabah gazetesi TV eleştirmeni, eski spor muhabiri Yüksel Aytuğ, spor basınının spora bakışını eleştiren bir yazı kaleme aldı:

Bu röportajları yapmasam sopayla kovalanırdım

Fatma Uruk ismini duydunuz mu? Sanmıyorum. Çünkü gazetelerin spor sayfalarının eteklerinde bir-iki sütun haberi ya verildi, ya verilmedi. Anlı şanlı spor kanallarında ismi hiç anılmadı. Oysa Meksika’daki Dünya Dalış Şampiyonası’nda ardı ardına üç dünya rekoru kırıp, birinci olarak adını spor tarihine yazdırmıştı.
Peki Emre Sakçı isminden haberli misiniz? Onu da pek sanmıyorum. Uluslararası Yüzme Ligi’nde üst üste Avrupa rekorları kıran, Amerikalıların olimpiyat takımlarına almak için vatandaşlık teklif ettiği ve “Türk bayrağı dışında hiçbir bayrak altında yarışmam” diyerek bu öneriyi elinin tersiyle iten yerli ve milli bir şampiyon.
Onları neden tanımıyoruz? Çünkü bizim medyada sporun tek karşılığı futboldur. Adını bile bilmediğimiz, haritada yerini gösteremeyeceğimiz yerlerden gelen Afrikalı futbolcuların köylerini bile bize öğreten sözde ‘spor’ (!) medyamızın ayıbıdır bu…
Gazeteciliğe spor muhabiri olarak başladım. Uzun süre Burhan Felek Spor Salonu’ndan hentbol maçlarını yazdım. Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı ilk büyük organizasyon Dünya Okçuluk Şampiyonası’nı takip ettim. Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu’nu en iyi izleyip haberleştiren genç muhabir olarak şilt aldım. Uluslararası tenis turnuvası TED Open’ı takip ederken bir de baktım, turnuvanın logosu ile o dönem yeni kurulan bir partinin logosu (Davul yırtan jaguar) birbirine acayip şekilde benziyor. Fotoğraflarını çekip, haber yaptım. Çalıştığım gazete Güneş’in spor sayfasına manşetten girdi. Müdürüm Şansal Büyüka bana üç günlük ödül izni verdi, tenis haberi için…
Diyeceğim o ki; o zamanlar spor muhabirleri gerçekten de ‘spor haberi’ yapar, müdürleri onlardan ‘spor haberi’ beklerdi. Bizim sporculardan biri dünya şampiyonu olacak, diğeri Avrupa rekorları kıracak da röportajını getirmeyeceğim, öyle mi? Vallahi servisin kapısından sopayla kovalarlardı.
Ama tüm müdürlerim spor branşlarına o kadar ilgili değildi. Yıllar sonra ismi lazım değil bir başka müdürüme dedim ki, “5 dakika sonra Formula 1’in görüntüleri gelecek. Bültenin sonuna yetiştirmeye çalışacağım.” Bana ne dese beğenirsiniz? “Ya bırak şimdi, koy eski yarışlardan birinin görüntüsünü. Aynı arabalar dönüp durmuyor mu sanki…”

Futbol mu kaldı?
Madem bugün ‘spor yazarı’ şapkamı taktım, öyleyse bir de felsefi futbol analizine girişeyim:
Efendim, şikayetim futbolun ‘Tek tip’ olması üzerine. Eskiden her ülkenin bir futbol ekolü olurdu. İngilizler uzun pasla oynar, İtalyanlar ısırır, Brezilyalılar fantastik hareketler yapar, Almanlar makine nizamıyla mücadele ederdi. Şimdi bakıyorum da, Paris Saint Germain ile Ümraniyespor aynı sistemle oynuyor. Bu durumda yıldız da yetişmiyor tabii ki. Sadece sistemler yıldızlaştığı için, yıldız adayları da sistemin içinde eriyip gidiyor. 40’lı yaşlarına yaklaşan Messi, Ronaldo ve İbrahimoviç de gittikten sonra artık kimi izleriz, bilemiyorum. Tamamen gol yememeye ve topa sahip olmaya odaklı bu keyifsiz futbol düzeninde üst üste iki çalım atana ‘Şımarık’, topuk pası verene ‘Gösteriş budalası’, röveşataya yeltenene ‘Hayalperest’ deyip, eleştiriyorlar. Tamamen puana ve dolayısıyla paraya tahvil edilen bu kurak düzenden yıldız çıkar mı?
Pandemi dönemi ise futbolun sözde krallarının nasıl ‘çıplak’ olduğunu gösterdi. Aslında 4 büyükler, diğerlerinden üstün bir futbol oynamıyordu. Tek avantajları seyircileriydi. Pandemi yüzünden onu da kaybedince dımdızlak ortada kaldılar. Başakşehir, Alanya, Hatay ve Karagümrük gibi nispeten seyircisiz oynamaya alışık takımların son dönemde üst sıralara tırmanıp, 4 büyüklerin kalbine korku salması da işte bu yüzden.
Son şikayetime gelince: Bazı ‘büyük’ takımların tribünde 500 kişilik loca inşa edip taraftar bağırttırmasına kimse ses çıkamayacak mı?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here