G.Saray ve Brezilya Milli Takımı Kaleci Antrenörü Claudio Taffarel’le oynadığı üç Dünya Kupası’nı, UEFA Kupası finalini, Türk futbolunu, Fatih Terim’i, Mancini’yi, Prandelli’yi ve daha birçok şeyi konuştuk.

Maçta dakikalar 115’i gösteriyordu. Milyonlarca insan, yüreği ağzında, topun ağlara gidişine tanıklık ediyordu. Ama bir kişi hariç… Hagi’nin kırmızı kart görmesiyle 10 kişi kalan G.Saray; Henry, Suker, Vieira, Overmars, Bergkamp gibi dünya yıldızlarını barındıran Arsenal karşısında kalesinde etten duvar örmüştü. Ve 115. dakika, yani maçın en önemli anının yaşandığı pozisyon gelip çatmıştı. Bu normal bir an değildi. O günü yaşayan, o maçı izleyen herkesin yıllar geçse de unutamayacağı, kuşaktan kuşağa anlatacağı, Türk futbol tarihinin en önemli zaferlerinden birine imza atılmasına vesile olan andı. G.Saray kalesini koruyan Claudio Taffarel’in Brezilya halkından sonra Türk halkının da gönlüne girmesini sağlayan bir andı. Sağ kanattan Parlour’un arka direğe gönderdiği topun Thierry Henry’nin kafa vuruşuyla filelerle kucaklaşmasını engelleyen ellerin sahibiydi Taffarel. O, 1994’te Brezilya halkının gönlünü, İtalya ile oynadıkları final maçında Massaro’nun penaltısını kurtararak, Roberto Baggio’nun yüreğine korku salarak kazanmış ve kupaya uzanan takımın en önemli parçalarından biri olmuştu. İşte bu büyük kaleci 17 Mayıs 2000 gecesi de UEFA Kupası finalindeki inanılmaz kurtarışıyla yeryüzündeki milyonlarca Cim Bom hayranının kalbine girdi. Henry şaşkındı. UEFA Kupası’nı kazandıran, bir golden daha değerli kurtarışa imza atan Taffarel ise görevini yapmış olmanın mutluluğuyla huzurlu…

Hem Brezilya hem de G.Saray tarihine geçen bu iki anı yaşayan, yaşatan Taffarel, bugün hem Brezilya hem de G.Saray takımının kaleci antrenörlüğünü yapıyor. 3 Dünya Kupası’nda oynamış; Aldair, Jorginho, Branco, Dunga, Cafu, Roberto Carlos, Bebeto, Rivaldo, Romario, Ronaldo gibi dünya devleriyle birlikte ter dökmüş; G.Saray’da Hagi, Popescu, Hakan Şükür gibi yıldızlarla şampiyonluklar yaşamış Taffarel ile, yıllarca Brezilya’da bulunan, şimdilerde ise futbol menajerliği yapan ortak dostumuz Bayram Dağdeviren sayesinde bir araya geldik. Yer aldığı 1990, 1994, 1998 Dünya Kupalarını, G.Saray’ın UEFA Kupası şampiyonluğunu, yukarıda anlattığımız o anları, kaleciliğe dair incelikleri, bir de son günlerin moda konusu 14 yabancı kararını ve Türk futbolunun sorunlarını konuştuk. Yıllarca Türkiye’de yaşamasına rağmen medyaya pek röportaj vermeyen, buna rağmen hepimizin sempatik, sevimli, iyi bir aile babası olarak tanıdığı Taffarel’in mütevazı kişiliğini de yakından görme imkânı bulduk.

-Brezilyalılar topla oynamayı çok sever, siz ise topu tutmayı tercih ettiniz. Bu nasıl oldu?
Doğru. Normalde herkes ileride oynamak, gol atmak ister. Ben de ara ara oynadım. Ama çocukluktan beri hep hayalim kaleci olmaktı. Hatta hocalarım bu isteğime çok şaşırdı. Ama baştan beri hep bunu istiyordum.

-Brezilya millî formasını 102 kez giydiniz. İlk maçınız hangisiydi ve o maçta neler hissettiniz?
102 değil, 115 kez giydim. İlkini hatırlamıyorum ama sonuncuyu hatırlıyorum! (Taffarel’in hatırlamadığı maçı araştırdığımızda, onun Brezilya formasını ilk kez 7 Temmuz 1988’de Melbourne’de Avustralya ile oynadıkları ve 1-0 kazandıkları karşılaşmada giydiğini görüyoruz. O, 115 kez millî formayı giydiğini söylüyor ancak resmî kayıtlar 102 diyor. Bazı kaynaklarda ise 101 yazıyor. Taffarel, Brezilya millî formasını ise son kez 1998 Dünya Kupası finalinde 3-0 kaybettikleri Fransa’ya karşı giymişti.)

-Son maçı herkes hatırlıyor…
Evet ya, ne son maçtı!

-Üç Dünya Kupası’nda oynadınız. Brezilya gibi bir ülkede yıllarca kalede olmayı nasıl başardınız?
Öncelikle oynadığım kulüp takımlarında iyi çalıştım. Ama Brezilya’da kalede kalmanın sırrı şu: Kazanırsanız devam edersiniz. 1990’da ilk zamanlarımdı. Arjantin’e 1-0 yenildik. Ama o zaman genç bir kaleciydim ve gelecek vadediyordum. Bu yüzden devam ettim. 94’te kupayı kazandık. Ama 98’de finalde kaybedince beni hemen kadrodan çıkarttılar. Zaten 32 yaşındaydım.

-Yetenekli bir kaleci miydiniz?
Ben Allah’tan gelen yeteneğin asıl olduğunu düşünüyorum. Kaleciler kaleci olarak doğar. O yeteneği Allah’ın vermesi lazım. Futbolcu olamadım da kaleye geçtim düşüncelerine katılmıyorum.

-1990 Dünya Kupası’nda Arjantin’e 1-0 yenilerek elendiniz. O maça dair bizimle neler paylaşmak istersiniz?
Normalde o takımımız çok iyi futbolculardan oluşuyordu. Almanya o zaman Arjantin’i rahat yenmişti. Ama o Arjantin bizi mağlup etti. Normalde yenilmememiz gereken bir takıma yenildik. Kendi içimizdeki sorunlar sebebiyle. Ben ise o zaman gençtim. 24 yaşındaydım. Kendimi çok iyi hissediyordum. Gayet iyiydim ama maçta böyle şeyler oluyor maalesef.

-1994’te İtalya ile oynadığınız final maçında Baresi, Massaro ve Baggio penaltı kaçırdı. Siz 2-2’yken Massaro’nun penaltısını kurtardınız. Baresi ve Baggio ise auta attı. Baggio topun başına gelirken ne hissettiniz?
Baggio topa doğru geldiğinde işin orada biteceğini hissettim. Son penaltıydı. Ama ben mi kurtaracağım, yoksa o topu dışarı mı vuracaktı ondan emin değildim. Dışarı attı. Ama sonradan düşündüğümde en iyi çözümün de bu olduğunu söylemeliyim. Çünkü eğer o penaltıyı kurtarsaydım, sanki kupayı tek başına kazandıran kahraman gibi olacaktım. Hâlbuki o zaferi bütün takım kazandı. Baggio kaçırınca sadece ben öne çıkmamış, hepimiz kupayı kazanmış olduk. Bizim takım açısından bu durumun Allah’ın bir lütfu olduğunu düşünüyorum.

-Baresi ve Massaro da kaçırdı ama en çok eleştiriyi Baggio aldı. Ona bir haksızlık yapıldığını düşünüyor musunuz?
Baggio’nun çok eleştirilmesi normaldi. Zira o zaten takımın penaltıcısıydı. En rahat o kullanmalıydı. Tecrübeliydi. Hoca da bu yüzden son penaltıyı ona attırdı. Diğerleri kaçırdı ama kaçırmaması gereken kişi Baggio’ydu. Bir de bu oyunda büyük futbolcular penaltı kaçırdığında eleştiriler de büyük olur.

-Kupa maçından önceki gece yatağa yattığınızda rahat uyuyabildiniz mi?
Ben 1994’te sanki bir hazırlık maçı yapacağız rahatlığındaydım. Ekstra bir durum gibi gelmedi. Huzur içindeydim. Rahat uyudum. Ama 1998’de takım içi problemler vardı ve bende final maçı öncesi 94’teki rahatlık yoktu.

-1998 Dünya Kupası’nda Fransa ile oynadığınız final maçının soyunma odasında maç öncesi neler yaşandı? Ronaldo’nun sahaya hasta çıktığı söylendi. ‘Sponsor baskısıyla oynadı’ dendi. Hasta mıydı?
Aslında bir sponsor baskısı olduğunu düşünmüyorum. Normalde öğleden sonra bir rahatsızlık geçirdi. Doktora götürüldü. Doktorlar oynamaması gerektiğine karar verdi. Ama maça giderken Ronaldo ‘Ben oynamak istiyorum’ dedi. Ronaldo oynamak isterse oynatırsınız. Hoca da oynattı.

-Penaltı kurtaran bir kaleci miydiniz? 1998’deki kupanın yarı finalinde de Hollandalı Cocu’nun penaltısını kurtardınız. Sonra UEFA Kupası finalinde Arsenalli oyuncular da kaçırdı.
UEFA finalinde hiç kurtarmadım.

-Biliyorum ama kalede Taffarel vardı. Bu Arsenalli oyuncularda psikolojik bir rahatsızlık oluşturur.
(Gülüyor). Kurtardığım bazı penaltılar var. 1988’de Olimpik Millî Takım’ın kalesini koruduğum bir maçın 115. dakikasında da bir penaltı kurtarmıştım. 1-1’di. Yeseydim eleniyorduk. Copa Amerika’da da böyle bir penaltı kurtarmıştım. Ama bir elin parmaklarını geçmez. Çok penaltı kurtardım diyemem.

-Maradona, 1982 ve 86 Brezilya kadrolarının 1994’ten daha iyi olduğunu ama o kadrolardaki eksiğin ‘Taffarel gibi bir kalecinin yokluğu’ olduğunu söyler. Ona katılır mısınız?
82’deki kadroda Serginho, Falcao, Sokrates, Eder, Zico gibi oyuncular vardı. 82’deki takım için hep ‘çok iyi bir takımdı’ denir. Ama kazanmıyorsan iyi olamazsın. 1994’te çok süper değildik. Ama kazanmayı isteyen bir takımdık ve kazandık. 82’de ise şov yapan, görselliğe önem veren bir takım vardı. Ama 94’te şov geri plandaydı.

-98’deki finalde iki kafa golü atan Zidane’ı ceza sahası içinde unuttunuz mu? O gün onu kim tutacaktı?
Orada ayarı bozan Ronaldo’nun oynamak istemesiydi. Normalde sahaya çıkacak ilk 11 başkaydı. Sonra Ronaldo ‘oynamak istiyorum’ dediğinde bütün takımın oyun ve kadro yapısı değişti. Kimse o maçta iyi oynamadı zaten. Kadro değişince oyuncular da şaşırdı. Baştan kaybetmiş gibi bir takım vardı sahada. Hatta maç satıldı mı diye düşünenler oldu bu yüzden. Biz o gün çok iyi oynayamadık. Sadece bir kişi değil, bütün takım kötü oynadı o maçta.

-1998’deki finalden sonra G.Saray’a transfer oldunuz. Neden G.Saray? Ve sizi bu transfer için ikna eden şey neydi?
Sözleşmem bitmişti. Bir menajer böyle bir teklif olduğunu söyledi bana. Türkiye hakkında, Türk futbolu hakkında hiç bilgim yoktu. Arabistan gibi bir ülke sanıyordum burayı. Sonra teklif gelince eşimi İstanbul’a gönderdim. G.Saray misafir etti. Yönetici Ali Dürüst vardı. Çok ilgilendi. Eşim şehri, Florya’yı beğendi. Beni ikna eden eşim oldu.

-2000 UEFA Kupası finalinde Henry’nin kafa vuruşunu kurtardınız ve bu unutulmaz bir andı bizler için. Ya sizin için?
1994 finalinde Massaro’nun penaltısını kurtardığım an da benim için unutulmazdı. Aynen onun gibi Henry’nin kafa vuruşu da benim için unutulmaz bir an oldu. Hatta bir gol atmış gibi değerli bir olaydı o kurtarış. Şimdi bile sokakta taraftarlar beni gördüğünde sürekli o kurtarışı hatırlatıyor.

-1998-2001 yılları arasındaki G.Saray takımını farklı kılan unsur neydi? Bugünkü takım ile kıyaslarsak…
Ben o günle bugün arasında felsefenin değiştiğini düşünüyorum. Şu anda futbol farklı oynanıyor, farklı sebepler için oynanıyor. O dönemdeki oyuncularda daha çok oynama arzusu, kazanma arzusu, G.Saray’ı büyütme arzusu vardı. Şimdi belki takım zaten büyük, gelmek istediği yere geldi diye düşünebilir bugünkü oyuncular. Ama yanlış anlaşılmak da istemem. Bugünkülere bir eleştiri değil ama aradaki fark bu. Şimdiki oyuncular başka nedenler için oynuyor. Dünyadaki futbol mantalitesi de değişti. O günkü ruhla bugünkü farklı. O günkü oyuncu grubu hem kendi kulübünü hem de Türk futbolunu yükseltme adına bir gayret içindeydiler. O zamanlar Türk futbolunun da buna ihtiyacı vardı. Ve o gayretlerin sonunda UEFA Kupası geldi, dünya üçüncülüğü yaşandı. Türkiye, bunların üzerine koyup gitmesi lazımdı ama bunu yapamadı.

-Evet, yapamadık bunu…
Altyapı için tesisler, imkânlar var. Geçenlerde Riva’daki Millî Takım tesislerini gördüm. Birçok ülkede böyle tesis yok. En büyük olabilme adına imkân var ama olmuyor.

-Neden olmuyor?
Bunu anlamak zor. Millî Takım’ın başında iyi bir hoca var. Ama futbolcuların şunu düşünmesi lazım: ‘Biz iyi takımız. Gidip İzlanda’ya yenilmememiz lazım’. Bunu birbirlerine söylemeleri lazım. Büyük olduklarının farkında olmaları gerekir.

-Bu konuya birazdan dönelim isterseniz. G.Saray’dan sonra tekrar İtalya’ya döndünüz. Parma’dan Empoli’ye transferiniz sırasında arabanız bozuldu ve ‘bu bir işaret’ diyerek futbolu bıraktığınızı okudum. Doğru mu?
Evet. Parma’daydım ve sezon bitmişti. Empoli de beni istiyordu. Hem transfer görüşmesine hem de takımın antrenmanlarına gidecektim. Arabayla iki saatlik bir yol vardı önümde. Sabah yola çıktım. 9.30 gibi orada olacaktım. Sabah antrenmanına da yetişmek istiyordum. Araba bir anda bozuldu, son model bir arabaydı. Anlam veremedim. Sonra onları aradım. Arabanın bozulduğunu ve gelemeyeceğimi söyledim. Akşamki antrenmana yetişmeye karar vererek zar zor eve döndüm. Araba devamlı stop ediyordu. Ardından bisikletle çocukları okula bıraktım. Tam eve dönerken futbolu bıraktığıma karar verdim ve bunu da eşime söyledim.

-Şaşırdı mı?
Evet. Ama o an futbol olmadan da hayattan zevk aldığımı, eşime zaman ayırmanın, çocukları okula bırakmanın benim için yeterli olduğunu fark ettim. Empoli kulübünü aradım ve futbolu bıraktığımı söyledim.

-Hagi ile kısa bir süre çalıştınız. Sonra futbola ara verdiniz ve 2011’de Türkiye’ye geri döndünüz. Bu nasıl oldu?
Fatih Terim aradı. Kaleci antrenörlüğü teklifinde bulundu. ‘Yapamam’ dedim. Ama o ısrar etti.

-2001 ile bugünü kıyaslarsak, Türk futbolunda neler değişti?
Yani benim durumumla ilgili söyleyeyim aradaki farkı. Yanlış anlaşılmaz umarım. O zaman bırakma sebebim kontratımla ilgiliydi. O zamanki yöneticilerimiz bana dediler ki maaşını yarıya indirelim. Biz UEFA Kupası’nı, Süper Kupa’yı kazanmış, şampiyonluklar yaşamıştık. Bu bana aslında ‘git’ demekti. Ben de gittim. 2011’de geri geldiğimde ise paraların katlandığını, hatta bizim dönemimizdeki yabancılar kadar verimli olmayan yabancıların burada çok büyük paralar kazandığını gördüm. En büyük fark buydu benim için.

-Türkiye’deki futbol ikliminde bir şeyi değiştirmek elinizde olsaydı neyi değiştirirdiniz?
Oyuncuların mantalitesini değiştirmek isterdim. Türk oyuncular büyük bir takıma geldiklerinde kendilerini zirvede görüyor. Artık olduk diye düşünüyorlar. Bu mantalite yüzünden futbolları geri gidiyor. Buraya gelen yabancılar için de şunu söyleyebilirim: Çok para kazanabilirler, karşı değilim, ama Türklerden daha fazla gayret etmeliler ki futbol gelişsin.

-Size göre futbolumuzun başka sorunları var mı? Zira devre arası Antalya’da Türk teknik direktörler de sadece sorunları tartıştı. Son 3-4 senedir sadece ve sadece sorunlar tartışılıyor. Onlara göre futboldaki başlıca sorunlar; altyapıya önem verilmemesi, altyapılarda çalışan hocaların yeterli eğitime sahip olmaması, futbolu futboldan gelenlerin yönetmemesi.
Ben de aynı şeyleri düşünüyorum. Çok eleştirmek taraftarı da değilim. Eleştirince bir çözüm üretmeniz lazım. Temel olarak mantalitenin değişmesi gerektiğini düşünüyorum. Sürekli kazanan bir ekip oluşturmak gerekiyor. Hâlâ UEFA Kupası’nı kazanan takım konuşuluyor. Ama artık yeni zaferler konuşulmalı. Bugün bilgiye ulaşmak çok kolay. Barcelona ya  da Bayern Münih ne yapıyor artık görebiliyorsunuz. Dolayısıyla yeni bir keşif yapmaya da gerek yok. Sadece çalışmak lazım.

-Arda Turan, dergimize, “Futbolu İspanya’da öğreniyorum.” açıklamasında bulunmuştu. Siz de onunla çalıştınız. Neden böyle söylüyor?
Aslında bu benim dediğimi doğruluyor. Bakın, Türk oyuncularının kapasiteleri var. Ama dediğim gibi mantalitelerini değiştirmeleri gerek. İtalya’da futbolcular işlerinin sadece 90 dakika sahada oynamak olmadığını, saha dışında da mental olarak hazır olmak zorunda olduklarını, kendilerine iyi bakmaları gerektiğini bilir. Türk oyuncuları da antrenmanda çok çalışmaları gerektiğini anlamak zorunda. Arda, burada olduğu günlerde yürüyerek oynayabileceğini biliyordu. Ama oraya gittiğinde koşmazsa takıma giremeyeceğini gördü. Dolayısıyla mantalitesini değiştirdi. Son Türkiye-Brezilya maçından bir örnek vermek istiyorum: Baktığımız zaman Türk oyuncular Brezilya 11’i kadar teknik değillerdi. Dolayısıyla aradaki farkı kapatmak için daha fazla koşmaları gerekiyordu. Ama maçta gördük ki Brezilya teknik olmasına rağmen Türk takımından daha fazla koştu. Böyle olursa maç kazanamazsınız.

-Türk taraftarının Brezilya’yı alkışlamasının da sebebi bu muydu?
Seyircilerin bu tavrı açık bir mesajdı Türk futbolcularına. Türk seyircisi bence akıllı davrandı. ‘Olması gereken bu’ dediler. ‘İyi oynayacak, koşacak, pas yapacak’ takım istediler. Taraftarın tavrını bir eleştiri gibi de görmemek lazım. Orada bir mesaj vardı. Neymar’ı alkışlamaları mesajdı. Biz 3 ay önce Almanya’ya 7-1 kaybettik. Ama yeni hoca geldi, yeni bir ümit, yeni bir motivasyonla ‘Biz beraberiz, başarabiliriz’ dedi. Ve ondan sonra da takım bu futbolu oynamaya başladı. Bunu Türk takımı da yapabilir.

-Siz de yıllar sonra tekrar Brezilya Millî Takımı’nın bir parçası oldunuz. Neler hissettiniz?
Çok mutlu ve gururluyum. Hem Dunga ile birlikte olmak da çok keyifli. G.Saray’da kaleci antrenörü olarak başladığımda böyle bir şey aklıma hep geliyordu. Bir gün Brezilya Millî Takımı’na bu pozisyonda gitme fikri… Ama bu beklediğimden biraz erken oldu benim için. Aslında düşündüğüm bir iş değildi kaleci hocalığı. Dedim ya Fatih Hoca’nın ısrarı ile oldu. Onun teşvikiyle bugün buralardayım.

-Almanya’ya 7-1 yenildiğiniz maçı izlerken bizler şoke olduk. Ya siz?
Ben de şoke oldum. Halkımız da çok üzüldü bu sonuca. Ama bu mağlubiyet bize bir mesaj verdi, gerekli dersleri çıkarmamız için. Mesaj şuydu: Bütün takımlar kendini geliştirdiler. Brezilya ise “Ben zaten Brezilya’yım, üstelik ev sahibiyim, başarabilirim” diye düşündü. Ama bunun böyle olmadığını, ne olursa olsun çalışması gerektiğini gördü.

-Siz sakin, güler yüzlü, sempatik birisiniz. Fatih Terim ise sinirli ve agresif. Onunla çalışmak zor oldu mu?
1998’de geldiğimde Terim hocamdı. Oyuncu olarak oynadığım zamanla hoca olarak çalıştığım zaman biraz farklı. Bu süre zarfında o da değişti. O zamanlar daha gençti, heyecanlıydı, sertti, daha ısrarcıydı. Kaybettiğimiz zaman farklı reaksiyonlar gösterebiliyordu. Sonra o da gelişti. Tecrübe kazandı. Şimdi artık heyecanını çok karıştırmamaya, dengeli gitmeye başladı. Daha soğukkanlı oldu. Dolayısıyla onunla çalışmak daha kolay hâle geldi.

-Terim’den sonra Roberto Mancini ile çalıştınız G.Saray’da. “Mancini, Türkiye’deki atmosferi zamanla öğrenecek” demiştiniz bir açıklamanızda. Öğrenememesinin sebebi neydi?
Aslında Mancini tam alışmaya başladığı dönemde gitti. Kalsa alışabilirdi. Genel olarak İtalyanların bir futbol anlayışı var; daha çok taktik, daha çok fizik üzerine yoğunlaşıyorlar. Bu ise Türkiye’deki futbol anlayışına tam uymuyor. Bizim oyuncular daha çok topla oynamayı, daha dinamik, daha hareketli antrenmanları seviyor. Dolayısıyla Mancini’nin takımı taktik, fizik ağırlıklı çalıştırması buraya uymadı. Sonra Prandelli geldi. Mancini’ye göre daha hazırlıksız yakalandı. Hazır bile değildi. Aynı şeyleri yaptı. Hatta uyardım, ‘Bu taktikler buraya uymaz’ dedim. Ama o denedi, fakat uymadı. Buranın mantalitesiyle İtalyanlarınki tutmuyor.

-Buraya uyan metot nedir? Türkiye’ye bir yabancı hoca gelse ona ne tavsiye edersiniz?
Yani bu söylediklerim belki yanlış anlaşılabilir. Ama normalde futbolcuya bakıp onların durumuna göre bir şeyler yapılmalı. Taktik gerekli, fizik gerekli ama futbolcuyu rahat da bırakmak gerekiyor. Futbolcu kendini ifade edecek. Hamza (Hamzaoğlu) Hoca geldiğinde bunu yaptı. Rahat, huzurlu, basit şeyler yaptı. Dolayısıyla futbolcular rahatladı. Yüzleri gülmeye başladı. Bu da her şeye yansıdı. O hocalar kötü olmayabilir ama sürekli zorlayıp zorlayıp aynı şeyleri denemeye çalıştılar. Futbolcular ise bunu kabullenmedi. Tepkiler geldi. Hamza Hoca’yla bu değişti. Mütevazı davranıyor. Futbolcular da bundan mutlu oluyor. Bu mutluluklarına sebep olan Hamza Hoca’ya da güzel sonuçlarla bir karşılık, bir hediye vermeye çalışıyorlar.

-Prandelli’den sonra görevin Hamza Hoca’ya verilmesini bazıları riskli bulmuştu.
Bence bu tercih çok yerindeydi. Olabilecek en iyi seçenekti. Futbolcuların da buna ihtiyacı vardı. Türk futbolunu bilen, onlara güven verebilecek birine ihtiyaçları vardı. Bu özellikleri fazlasıyla barındıran biri Hamza Hoca.

-İyi bir kaleci size göre nasıl olmalı?
Bir kalecideki en temel unsur takıma güven vermesidir. Oyuncular ve teknik heyet, o kalede olduğu için kendilerini rahat hissetmelidir. Modern kalecinin nasıl olması gerektiğini ise Alman kaleci Neuer gösterdi. İyi kurtarışlar yapacak, gerektiğinde topu oyuna iyi sokacak.

-Neuer, Dünya Kupası’nda yüzde 85 olumlu pas kullandı.
O çok farklı bir kaleci. Modern bir kaleci.

-Bundan sonra kalecilik onun çizdiği profile doğru gidecek diyebilir miyiz?
Evet. Topla iyi oynamayı bilen, iyi kurtarışlar yapan kaleciler trend olacak. Topla oynamak aslında bir risk. Ama zaten kaleci olmak bir risktir.

-Siz de ayağınızı iyi kullanıyordunuz değil mi?
Ben de çok kullandım. Severdim de topla oynamayı. Şimdi de Muslera’ya ayakla pas çalıştırması çok yaptırıyorum. Ayağı iyi ama daha da gelişmesi lazım.

-Şampiyonlar Ligi’nde fazla gol yemek Muslera’da olumsuz etki bıraktı mı?
Zannetmiyorum. Tabii hepimiz için utanç verici sonuçlardı. Yenilebilirsin ama 4-0 gibi skorlarla olmamalıydı. Unutmamız lazım bunları.

-İyi bir kaleciyi gözünden tanır mısınız?
Biraz izleyince anlayabilirim.

-Gelecek 20 yıl kaleci antrenörlüğü yapmak istediğinizi, teknik direktör olmayı düşünmediğinizi söylediniz. Sebebi nedir?
Aslında hep söylediğimin tersi oluyor. Futbolu bıraktığımda ‘Kesinlikle futbolun içinde yer almam, kaleci hocası olmam’ demiştim. Ama oldum. Şimdi de öyle söyledim ama bugünlerde teknik direktörlük kurslarına gideyim mi diye düşünmeye başladım. Kaleci antrenörü çok şut çekiyor. Belli bir yaştan sonra bu zor olacak. Ama futbolun içinde kalmam lazım. Bu yüzden yardımcı hocalık gibi pozisyonları düşünmeye başladım. Ama bunun için diploma almam gerekiyor.

-Federasyonun son 14 yabancı kararı için ne diyorsunuz?
Yeni bir karar. İyi mi kötü mü olacağı ile ilgili şimdiden bir şey söylemek erken. Ama normalde yabancı sayısı hep azaltılıyordu, şimdi radikal bir şekilde yükseltildi. Burada kulüplerin yabancı tercihlerini iyi yapması önemli. İyi oyuncular seçilirse bu Türk futbolunu geliştirebilir. Tersi olursa yazık olur.

-İstanbul’da boş vakitlerinizde ne yapıyorsunuz?
Aslında boş zamanlar değil de trafiğin olmadığı zamanlar desek İstanbul için. Şehre gelmek istiyoruz ama trafik var. Arada bir G.Saray Adası’na gidip yemek yiyebiliyoruz.

-Son olarak, hep bir restoran açmak istediğinizi okumuştum, hâlâ bu planınız var mı?
Az önce söyledim zaten, düşündüklerimin tersi oluyor. Açmayacağım deseydim şimdiye kesin açmıştım. Aslında yemeklerle aram çok iyidir. İtalyan, Türk, Brezilya mutfaklarını seviyorum.

İNANÇ HAYATIMIN HEP MERKEZİNDE OLDU

-İnançlı bir insan olduğunuzu biliyoruz. Aileden mi geliyor, sonradan mı gelişti?
Biraz aileden geldiğini söyleyebilirim. Annem ve babam da Allah’a inanırlardı. Ben şöyle düşünüyorum: Çok kapılar açıldı, çok başarılar yaşadım ama bunlar benim kapasitemle olmadı. Allah’ın lütuflarıyla oldu. Ben bunun bilincindeyim. Onun için uzun planlar yapmam. Çünkü yarın ne olacağını bilmiyorum. Ona O (Allah) karar veriyor. İşimi yapıyorum, gerisini O’na bırakıyorum.

-Çok dua ediyor musunuz?
Sizin gibi günde 5 kere değil ama dua ediyorum.

-İslam dini hakkında ne kadar bilgi sahibisiniz?
İslam’la ilgili çok derin bilgilerim yok. Oyunculardan dini bütün olanlar var, biliyorum. Ben bir şeye inanmak gerektiğine inanıyorum. Bir şeye inanmak çok önemli. Biz Deus diyoruz. Siz Allah diyorsunuz. Ama aynı tanrıya inanıyoruz. Tabii her iki dinin kendine göre değişik yolları var. Ama günün sonunda o farklı yollar hep Allah’a gidiyor. Bu çok önemli. İnanç, benim hayatımın hep merkezinde oldu. Kararlarımı hep o belirledi. Bir şeye inanmadığınız zaman kayıp gibi düşünebiliriz bu hayatı.

-Üç din adına da birbirlerini öldürenler var dünyada. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bütün dinlerde böyle sıkıntı var. Her dinde böyle insanlar var. Problem şu ki onlar doğru yaptıklarını düşünüyorlar. Hatta İncil’de de böyle bir bölüm var. ‘Kötü yapıyorlar ama iyi yaptıklarını düşünen insanlar var’ diyor orada. Şu anda yaşadıklarımız da kısmen onu gösteriyor. Dinin yanlış anlaşılması, yanlış tercüme edilmesi bu. Fransa’daki son olaylarda Müslüman olduğunu söyleyip eylemlerde bulunanları gördük. Ama bizzat Müslümanlar o insanları kınıyor. İslamiyet’e en büyük kötülüğü onlar yapıyor. İslamiyet’in imajını zedeliyorlar.

-Elinizde bir imkân olsa dünyada neyi değiştirmek isterdiniz?
Açlık. Açlık çeken insanların bu durumunu değiştirecek bir şey yapmak isterdim. Mozambik’e gitmiştim. Açlığın ne olduğunu orada gördüm. (aksiyon)

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here