Birgün gazetesi spor yazarı Ali Murat Hamarat, geçtiğimiz günlerde vefat eden ünlü spor afamı Hidalgo’yu yazdı:

 

Platini’yi öpen çocuk…

Tüm dünya virüsle yatıyor, virüsle kalkıyor. Birçok ülkede yaşam neredeyse dururken, bazılarında malum hayat devam ettirilmeye çalışılıyor. Duymayan varsa, şu anda ligler Belarus, Myanmar, Burundi ve Nikaragua’da sürebiliyor. Çatladıkapı ile Çitlembikspor’un arasındaki maça bile hasret kalan bu oyunun meftunları sosyal medyada nostalji anketleri yapadursun, ben de mazide biraz top sektireyim. Müsaadenizle…

26 Mart’ta ajanslara düşen bir haber milyonları üzdü. 1980’lerde Fransa’ya harika bir futbol oynatan Michel Hidalgo, 87 yaşında son nefesini vermişti. 1982 Dünya Kupası’nda yarı final gören Horozlar, 1984 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda zafere ulaşmıştı. Platini-Giresse-Tigana-Fernandez dörtlüsüyle gözlerin pasını atan takımın kumandanının taçlandığı gün, bu satırların yazarının dünyasında o kadar önemli ki…

Turnuva öncesinde aldığım Panini Albümü sayesinde, birçok futbolcunun ismini maçlar başlamadan ezbere biliyordum. Kim bilir onları nasıl telaffuz ediyordum? Artık market olan sokağın köşesindeki Seyfi Bakkal’a her gün gidip çıkartma alıyordum. İlkokulda olduğumdan mıdır bilmem, dedelerim sürekli bana iddia kaybettiklerinden, onlardan aldığım gofret paralarının yarısı Panini’ye gidiyordu, tıpkı harçlığım gibi…

Annemden özel izinle seyredebildiğim Fransa-Portekiz yarı finalinin son anlarında gelen Platini golü, beni gofret zengini yapmış, bütçe ona göre planlanmıştı.

Finaliyse dün gibi hatırlıyorum. Neden mi? Çok basit, zira yazmıştım!

Sahi siz de benim gibi çocukken günlük tutmuş muydunuz? İşte bu karşılaşma, benim asında hayattaki ilk maç yazım ya neyse…

platini-yi-open-cocuk-708369-1.

Tatildeydim annemle. Devir eski, öyle odalarda televizyon melevizyon yok. Tatil köyünün salonunda o zamanlar için büyük, bugün minicik ekranlı bir televizyon bulunuyordu. Aşağı yukarı elli kişi ilk düdüğü bekliyordu. İçki gırla giderken, Fransız animatörler bana meyve suyu veriyordu.

Fransızları saymazsanız, herkes İspanya’yı tutuyordu. Ben hariç… Kazandığım ek harçlık baldan tatlı gelmişti; “kraldan fazla kralcı” olduğum ilk gün de o olsa gerek ya neyse.

Finalin oynanacağı Parc des Princes dopdoluydu. O zamanlar tek kanallı olan TRT yayına geçtiğinde Fransızlar deliriyordu. Platini’yi beyaz camda gören bir vatandaşı, televizyona yapışıp yürüyen ilahlarını öpüyordu. Birine bu kadar tapılabilir miydi?

İlk düdükle beraber Kemer’de müthiş bir hava vardı. Kırkın üzerinde insan Fenerbahçe Marşı’nı söylüyor, nakaratta Viva España’ya dönüyordu. Golsüz biten devreden sonra tabela 57. dakikada değişmişti. Ölü yaprak vuruşunun mucidi Platini’nin berbat frikiğini Arconada yumurtlayınca havalara uçmuştum. Bask tarihinin gördüğü en iyi file bekçilerinden biri olan oyuncu, kaleciliğin ne kadar nankör bir meslek olduğunu adeta ispatlıyordu.

Fransızlar marşlara başlarken, Kemer’de anlamlarını bilmediğim Türkçe tekerlemeler birbirini kovalamıştı. Zaten onları tekrarlasam, ağzıma biber sürülmesinin garantisi de vardı!

İlerleyen dakikalarla birlikte İspanya geliyor, kaledeki Bats ve şürekâsı direniyordu. Paris bir türlü geçilmezken, memlekete sonradan hoca olarak gelecek Tigana mücadelenin son anlarında orta sahadan yardırıyor, savunmanın arkasına kaçan Bruno Bellone’yi buluyordu. Fransızların çığlıklarına, benim “hadi”lerim karışıyor, top kaleciyi geçtiğinde zıplamaya başlıyordum.

Meşin yuvarlak ağlara değdiğinde omuzlardaydım. Salondaki Fransızlar delirmişti. Franbuazlı pastayı mideye indirmiş, zorla şampanya içirilmiştim. Seremonide Horozlar kupayı, binlerce kilometre ötede Kemer’de animatörler beni kaldırıyordu. O zamanlar o kadar cılızdım ki…

Tüm hengame bittikten sonra marşlarla odama bırakılmıştım. Bir maç sayesinde Fransız kankalarım olmuştu, bütün tatil benle ilgilenen, şakalaşan ve hattâ dönüş yolunda uğurlayan… Herhalde söylemeye gerek yok; tek kelime bile konuşamıyorduk ancak bir topun etrafında buluşmuştuk.

İlk defa 27 Haziran 1984’te anlamıştım futbolun birleştirdiğini; meşin yuvarlağın, ülkelerden değil, duygulardan beslenen apayrı bir dili olduğunu.

Arconada, Bellone, Platini, onu öpen adam… O günü unutmak ne mümkün!

Güle güle Hidalgo!

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here